Konuk Yazar: Emine Berk, Mızmız
Editörün Notu: Bazı acılar bağırarak değil, görülmeyi bekleyerek yaşanır. Emine Berk, Mızmız’da hastane koridorlarının soğukluğunda sessizce kanayan bir çocuğun hikâyesini anlatıyor. Sizi bu sarsıcı metinle baş başa bırakmadan önce, yazarın okurlara bir cümlesi var:
“Görünmezken yaşar mıyız?”
Emine Berk
I.Ç.
Yazının satır aralarında açıkça kelimelere dökmediğin ama okuyucunun hissetmesini umduğun o gizli duygu nedir?
Emine Berk
Kıskançlık.
I.Ç.
Kimilerine göre hayat bir sitcom. Peki, senin kendi sitcomunun bu bölümünde arka planda hangi şarkı çalıyor?”
Emine Berk
These Boots Are Made for Walkin’ Bu vücutta işlemek için yapıldı. Bu yoğunluk, verimli olmak hoşuma gidiyor. Kendine ait bir havası var.
Emine Berk’e bu güzel metni bizimle paylaştığı için teşekkür ediyor, sizi Mızmız’la baş başa bırakıyorum.
Söz, konuğumda
Mızmız
“Korkuyorum.” Başta dalga geçtiğini düşündüm. Neyden korkabilirdi ki? O dönem anlayışlı olduğumu iddia etsem de uzaktan yakından alakam yoktu. “Neyden korkuyorsun? Basit bir iğne işte amma uzattın.” Dediğim gibi insanların korkularını filan pek de anladığım söylenemezdi. Şımarıkça görüyordum, bir sorun varsa çözüm de vardır diye basit bir mantıktı benimkisi. Bunun kulağa ne kadar gaddarca geldiğinin farkındayım ama üzgünüm,hayat biraz da korkularla yaşamaktır.
İnciyi güçbela hastaneye getirmişken şimdi yan çizmesine de öfkeleniyordum. “İki bilemedin üç dakika sonrasında kalkıp gideceğiz işte.” “Korkuyorum diyorum, elimde mi sanki?” Elinde diye söylenmiştim içten içe. Elleriyle yüzünü kapatıp oturuyordu. Biraz süre tanımak adına ileriye baktım. Daha çağrılmamıza vardı nasılsa.
Kırmızı tişörtlü bir kadınla kızı giriyordu içeri. Oturma yerleri kapının tam karşısında olduğundan seyredebiliyordum. Kadın telefona birisiyle konuşuyordu. Kızına göz ucuyla baktığı yoktu. On yaşlarında olduğunu tahmin ettiğim kızsa biraz bocalasa da onlardan önce gidenler gördüğünden sedyeye oturmuş, olacağı bekliyordu. Annesi kıza gözucuyla baktı. Sedyeye oturduğunu görünce görevi bitmiş bir asker gibi yanımıza, sandalyelere döndü. “İnan öyle olacağı belliydi. Yazık kıza nasıl da uğraşmıştı sınav için, dershaneye falan yazdırmıştı hatta Tülay. Desene onca emek çöp oldu.” İstemsiz kulak misafiri olduğum telefon konuşması buydu. Başkasının kızına üzülürken içerideki kızını görmeyişine şaşırdım. Nihayetinde ufak bir çocuğun hastanede gerilmemesi imkansıza yakındı. Hemşire tane tane ne yapacağını anlatırken meraklı hareler hemşireden çok arkasına, annesine bakıyordu. İçimden tam büyük bir zırıltı dinleyeceğimizi düşünürken küçük cengaver beni yanılttı. İğne tenine değdiğinde çığlık çığlığa ağlamadı, cesurdu. Adeta her gün iğne vuruluyordu. Yanımdaki İnciye bakarak takdir duygum daha da güçleniyordu küçüğe karşı.
“Bittiii , acıdı mı canın bakayım, hemencecik yaptım bak.” Güleç hemşirenin sözleri ne kadar tatlı olsa da “Acıdı mı?” sorusunu duyan çocuk bir anda ağlamaya başladı. Hayret,az önceki ahvalinden eser yoktu. Nitekim annesi hala o yöne bakmıyordu, telefonda Tülay’ın kocasının ne kadar hayırsız olduğunu konuşmak daha da ilgi çekiciydi belki de. İçeride çocuğum korkuyor mu, yanında olmalı mıyım amaan ne gereği var Tülay’ın kocasını konuşmak dururken.
Hemşireyse büsbütün şaşırmış, çaresizce anneyi arıyordu gözleri. Kızın canını yakan neydi , bilmiyorum. İğne mi yoksa annesi dışarıdayken yabancı birinin canını önemsemesi mi, kavrayabilmiş değilim. Hemşirenin paniğini görünce o da annesine baktı ve hala telefonda olduğunu görünce sustu. Uslu uslu teşekkür edip sedyeden kalktı. Yanımıza doğru aceleci ama savsak adımlar atıyordu. Annesinin düşüncesizliğine kızdım, anlayışsızlığına. İnciyse kafasını kaldırmış, aynı sahnenin seyircisiydi. “Kıyamam nasıl da korkmuş?” Korkuyordu ama birisi bakana ,sorana kadar farkında bile değildi. Korku duygusunu sonradan öğrendiğimizi bilsem de bu sahne içimi burktu. Biri görene kadar can acımıyorsa, canımızın acıması da lükstü. Bakan gözler gerekiyordu ağlamak için bile.
İnciye döndüğümde bunları düşünüyordum. Farklı kişileri ne kolay görüyordum! İş yakına gelinceyse bir hipermetrop olup çıkıyordum. Çocuğun yalnızlığını düşününce iğne korkusundan mızmızlanması gözüme haklı bile göründü bir an. Nazını çekerdim, merak da ederdim. Aramızda belki de günaşırı bir sohbet veyahut yıllara dayanan tanıdıklık olmasa da bir gözümün üstünde olacağını biliyordum,biliyordu. Bir hemşirenin sorusunu beklemeksizin yanımda ağlayabilirdi.
Sıra numarası yandı. Kaçmak için yeltenecekti ama kolunu tuttum. Şaşırıp bana döndü. Kendimden beklemediğim bir hızla kelimeleri sıraladım. “Canın yanarsa elimi sıkarsın zaten hemşire de eli hafif birine benziyor. Dönerken de birkaç atıştırmalık alırız ve Star Wars seyrederiz. Olur mu?” Onu ufak bir çocuk gibi kandırmamın işe yarayacağına ihtimal vermiyordum elbette. En azından ödül sistemine hevesli göründü. Halen mızmızlansa da içeri girdik.
O hemşireyle pazarlığa girişmişken geriye bakma ihtiyacı hissettim. Kırmızı tişörtlü kadın ,bu kadar sözü ayaküstü nasıl bulabildiğine şaşırıyordum, hala telefonla konuşuyordu. Kızıysa yanında bibloymuşçasına duruyor ve annesinin onu fark etmesini bekliyordu. Gözyaşları durmuştu ama kızarmış burnu suçu belli ediyordu.
Bakışlarımı fark etti. El salladım. Karşılık vermek yerine annesini çekiştirdi ve sonunda fark edildi. Kadın bana baktı. Onu rahatsız edenin ne olduğunu bilmiyorum. Tipim mi, selam vermem mi ,emin değilim. Sahiplenici şekilde kızının elini kavrayıp ayaklandı. Onlar çıkışa doğru yürürken düşündüğüm şey kız oldu. El sallamam mı korkutmuştu? Ne garip. İnci o sırada kızın intikamını aldı. Elimi kıracak gibi sıkmakla meşguldü.
–Emine Berk