İzmir: Yaşanmamışlıkların Şehri
İzmir, her köşesinde bir hikâye barındıran şehir. Yaşanmışlıklardan çok, yaşanmamışlıkların mekânı… Acı ve kederle yere atılmış izmaritlerle dolu her bir adım; mutlulukla tokuşturulup kırılmış bira şişeleriyle bezeli her bir yan. “Burası öylesine bir yer” dediğiniz o sokaklarda gizlidir aslında herkesin en derin anısı. Çektiğiniz her nefes, havaya savurduğunuz her duman masaldır birer birer. Gençliği tüketilenleri ve henüz yolun başında olanları görürsünüz her yerde. Gençlerle alıp veremediği bir şeyler vardır sanki İzmir’in; kendini her yaşta, her an hatırlatır. Ve her anlamda o soruyu sordurtur size: “Neden?”
Gülerken düşündürür burası. Ağlarken de güldürür aynı zamanda. Bazen bir karikatür karakteriymişsiniz gibi dalga geçer sizinle. Öyle ya, hemen ardından da her bir hücresiyle sarıp sarmalar sizi. Çok veda, çok kavuşma görüp geçirmiştir bu sokaklar. Bir tek kendisi edememiştir o vedayı size. Sizden aldıklarını geri veremediğindendir belki de dışarı yansıttığı bu büyüleyici güzellik. İçinde barındırır herkesi ama sır vermez hiçbirimizden.
Ha bir de, eskimiştir ve kasten eskitilmiştir her bir bankı. O banklar üzerinde konuşulanlar, gökyüzüne karışan birer gizdir; ister kendinizle konuşun, ister yanınızdakiyle. Konuşulmayanlar ise havaya karışmış bir şekilde hâlâ dolanır durur etrafımızda. Başkalarının dilinden dökülemez hâle gelir, görünmez bir sis gibi sarar çevremizi.
İzmir’in en bilinmeyen köşelerindedir terk edilişler. Gözyaşları hep en kuytularda saklıdır ama bir o kadar da ulu ortadadır aslında. Görüp duyanlar olsa da kimse bir şey yapamaz. Kalabalığın içinde kaybolduğunuza şükredersiniz. Ya o kalabalık olmasaydı? Ya her birimizin yalnızlığı o çıplaklığıyla gün yüzüne çıksaydı? İyi ki var o kalabalıklar; Alsancak, Karabağlar, Bornova veyahut metrolar, otobüsler, tramvaylar… Siz bu kalabalıklarda kendinizle boğuşurken, İzmir o esnada bir parça daha koparır sizden ve kendine katar. Saklar sizi ve sizin gibi nicesini. Ve hiç kimse farkında değildir hiçbir şeyin. Hele de konu İzmir ise.
Şarap rengi, kızıl deniz manzarasında saklıdır her bir hayal. O denizi izleyen gözlerdedir sönüp yanan parıltılar. Ama en garibi de… Siz İzmir’i ne kadar seviyorsanız, İzmir o kadardır. Sizden bir adım ileri ya da geri gitmez. Ya orada kalır ya da sizi kendinden uzaklaştırır. Kendinden nefret de ettirse, çok da sevdirse, nefes alamadığınız her an yine de merhamet gösterir size. Nefesiniz olur, tekrardan kendine bağlar sizi. Tıpkı bir anne ile çocuk arasındaki o kopmaz bağ edasıyla; sizi ağlatan İzmir iken, hâlâ “İzmir” diyerek ona sarılıp ağlayan bir çocuk misali.
Günün okuma önerisi: Kırmızı – Irmak Çelik