Kasvetli bir gecenin ortasında iki kişi konuşmaktaydı. Uzaktan bakıldığında biri naif ve duygusal bir kadın, diğeri ise sert ve rasyonel bir erkek. Bu konuşmalar aynanda hem hararetli hem de melankoli doluydu. Birbirlerine bağırırken bir anda fısıldaşmaya başlıyorlardı. Aralarında gerçekten de merak uyandırıcı bir tartışmayı yürütüyorlardı. Etraftan geçen insanların ister istemez kulak kabarttığı türdendi.
İzleyenlerin çıkarım yaptığı üzere artık birbirlerine dayanamadıklarından bahsediyorlardı. Uzunca bir süre, yıllarca birlikte yaşamalarına rağmen hayat şartlarının onları ayırmasını konuşuyorlardı. Hatta etraftaki insanların acınası bulduğu bir ayrılıktı bu. Bir yandan çok şefkat dolu bakıyorlardı birbirlerine diğer yandan kanlı bıçaklı düşman gibi.
Ağızlarından çıkan şeyler birbirine çok zıt ama temelde aynı duruma birer isyandı. Erkek, “Sana mecbur olmak istemiyorum artık, sana sahip olmak istiyorum.” diyordu. Kadın ise “Deniyoruz ama artık çok yoruldum, takatim kalmadı artık.” diyordu. Gerçekten de çok yorgun gözüküyorlardı, sürekli iyi geçinmeye çalışıp fikir ayrılıklarından eziyet çekiyor gibilerdi. Biri beyaz ise diğeri siyahtı, biri A ise diğeri B idi.
Bunca yıl nasıl dayanmışlardı birbirlerine? Aksine bunca yıl nasıl ayrılmadan bir bütün olabilmişlerdi? Kavgayı izleyen insanların arasında bu tür sorular vardı. İzleyenler kavgaya müdahale etmeye çalışsa da sakinleştirmeye çalışsa da nafile. Kavga eden çift, hiçbir insana veya sese tepki vermeden kavgalarına devam ediyorlardı. Zaman geçtikçe de onları izleyen kalabalık çoğalmaya başlamıştı.
İzlemeye gelen insanlardan bazıları, kadının kalbi kırılmasın ve de naif ruhu zarar görmesin diye erkeğin onu hep kolladığı düşüncesine kapılmıştı. İzleyicilerin bir kısmı da erkeğin bunca zorluğa göğüs germesinden çok yorulduğunu ve sadece o kadının yanında dinlenebileceği, nefes alabileceği kanısına kapılmıştı. Çoğu insan da hem kadında hem erkekte kendilerinden bir parça görüyordu.
Çiftin tartışması gitgide daha da alevli hale geliyordu. Erkek, “Olmuyor, ne senli ne sensiz yapamıyorum sensiz olmak ruhumu kaybetmek gibi.” diyordu. Kadın ise, “Sen olmadığında düşünce yetimi kaybediyorum, bu bir mecburiyet sanki.” diyordu. Her ne kadar birbirlerine nefret kusuyor gibi gözükseler de izleyenlerin içini ısıtan türden bir sevgi de yayıyorlardı etrafa.
En sonunda, izleyiciler endişelendiği için yetkililere haber vermişti. Tam o sırada da kavga bir anda dinmeye başlamıştı. Kadın ve erkek birbirlerine sarılıp ağlamaya başlamıştı. Sanki yıllardır birbirlerine yabancı olan o çift, en sonunda pes edip yaşadıkları her zorluğa birlikte ağlıyordu. Bu durumu gören bazı izleyiciler de göz yaşlarına engel olamamıştı. Hiç tanımadıkları o çiftin kendilerini affedip birbirlerine hep olduğu gibi yine destek çıkması herkesi derinden etkilemişti. En önemlisi de çiftin artık karşı koymayı bırakıp kendilerini kabul etmesi nedensizce herkesi rahatlatmıştı. Artık gri olmuşlardı sanki.
Tam o sırada kavga yerine bir ambulans ve yetkililer gelmişti. Kalabalığın onlar geçsin diye yer açmasıyla gelenler her şeyi daha net görür olmuştu. Gördükleri ve duydukları tek şey ise kendi kollarıyla kendisine sarılıp ağlayan bir adam ve ürkek, naif dudaklarından dökülen şu sözlerdi:
Benim küçük kuşum, ışığım, ruhum.
Kim ne derse desin, biz birbirimize mecburuz.