Yerden kalkıp etrafına bakındı. Televizyon kapalıydı, yanında ise telefonundan gelen son ses en sevdiği şarkı:
“Embrasse-moi,
Quand tu voudras.
Ramasse-moi,
Quand tu voudras.”
Renkler sanki normalden daha soluk geliyordu gözüne. Pencereden dışarı baktığında hava çoktan kararmıştı. Görüşü de silikleşmişti, yeni uyandığında böyle oluyordu gerçi. Bilincinin kendine gelmesi için biraz zamana ihtiyacı vardı. Yine de garipti, nedense aklında o andan öncesine dair hiçbir şey yoktu. Adını bile sorsalar bilmiyordu. Hafızası bir anda yok olmuş gibiydi. Hatta kendini inzivaya çekmiş, dinlenmeye bırakmış gibiydi.
O bu düşüncelere anlam vermeye çalışırken bir anda kapı çaldı. Sonra, titrek ama emin adımlarla kapıya doğru ilerledi.
Kapıyı açtığında karşısında siyahlar içerisinde biri duruyordu. Pek iç açıcı biri gibi gözükmüyordu açıkçası. Hatta, elinde kesici bir alet tutuyordu. Saldırgan değil ama huzursuz edici bir duruşu vardı. Kendisi zaten onu bekliyormuş gibi eliyle içeriye buyurdu. Bunu istemsiz yapıp yapmadığını dahi bilmiyordu. Sadece kabul etmişti.
Derin bir nefes aldı, cebindeki sigara paketine ilişti eli. Çakmağıyla tam yakmak üzereyken arkasında ondan başka insanların da durduğunu gördü.
Kim olduklarını dahi bilmiyordu, onları ilk defa görmüş gibiydi. Fakat ona gülümsediklerine göre değer verdiği insanlar olabileceğini düşündü. Nasıl olur da bir anda belirebildiklerine anlam verememişti. Bunu düşünmesine zaman tanımadan o insanlar kapıya doğru koşmaya başlamıştı bile. Son güçleriyle kendisinin sorunsuzca içeri buyurduğu kişinin içeri girmesine engel oluyorlardı. Hep bir elden açılan kapıyı kapatmaya çalışıyorlardı.
Duyduğu kapı kapanışından çıkan tok ve güçlü sesle gözlerini bir anda açtı. Etrafında önlüklü insanlar vardı. Nerede olduğunu idrak edemiyordu bile. Arkada hâlâ aynı şarkı mı bilinmez, bir melodi dönüyordu. En azından o böyle duyuyordu. Nefes alışverişi oldukça düzensiz ve yavaş da olsa bir kelimeyi duymayı başarmıştı:
“Kurtardık!”
Bir diğer öyküme ulaşmak için: Son Nota – Irmak Çelik