İçindeki yangınları o gün de söndüremeyince Nehir, kapıyı itti ve dışarı çıktı. Ardına
bakmadı; cebinde sadece “Neden?” sorusu vardı. Son zamanlarda hep yaptığı gibi kaçıyordu.
Ev, dört duvarlı bir hapishane; özgürlük ise hep ormanın derinliklerinde… Yakın olmasa da
nefes almak için o yolu çekmeye her zaman razıydı. Hatta, insan, ormanda kaybolmaktan korkar.
Kaybolmak, ona evdeki varoluştan daha yakın geliyordu.
Adımları onu kurumuş bir nehrin kıyısına götürdü. Yıllardır susuz kalmış taş yatağı, ona
kendi hayatını hatırlattı. Adı Nehir’di ama tıpkı o yatağın kuruması gibi başkaları tarafından
yavaş yavaş kurutulmuştu. Birkaç sincap koşuşturuyor, kurbağalar su bulma umuduyla
zıplaşıyordu. O ise farkında olmadan saatleri geride bırakıyordu. Güneş batarken orman yine
aynaya dönüşmüştü: hem dünyanın hem de ruhunun kırılganlığını yansıtan koca bir ayna.
Telefonu titreşiyordu. Ailesi ve dostları arıyor olmalıydı. Ama ona göre herkesin
endişelenmek için yaklaşık bir ömür geç kaldığı bir zamanda yaşıyordu. Bu yüzden hiçbirini
açmadı. Cevapsız çağrılar arasında, kendi içindeki cevapsız soruları yankı yapıyordu. Bu
sorulardan tetiklendiğinde bedenini toprağa bırakıyordu. Eninde sonunda gideceği yeri
hissetmek onu sakinleştiriyordu. Orada uzanıp telaşsız ve bucaksız bakışlarla etrafı izliyordu.
Üşümüyordu, yorgunluğunu hissetmiyordu. En sonunda kendisine izin verdi. Bu gece eve
dönmemeye karar verdi; zaten orası hiçbir zaman gerçek bir ev olmamıştı. Aksine aidiyet hissini
orada hiç bulamamıştı; aksine, belki de hiç aramamıştı bile.
Birden ayağa kalktı. Hızlandı ve koşmaya başladı. Dahası, damarlarında dolaşan boşluk her adımda
yerini canlılığa bırakıyordu. Yılların götürdüğü yıllarını hissediyordu. Koştukça ormanla daha
da bütünleşiyordu. Saçları dağınık ve asimetrik, gözlerine düşüyordu. Sonra tam o anda ayağı taşa
takıldı, yokuş aşağı yuvarlandı. Vücudu kan içinde kaldı; özellikle de bacakları. Acı
duymuyordu, sadece alışılmış bir düşüş daha yaşıyordu. Yokuş aşağı yuvarlanışı
Prometheus’u düşündürdü ona; ama onun gibi yüce bir amacı yoktu. Taşıdığı taşın bile altında
kalmış gibiydi hayatı boyunca. Düştüğü yerden gökyüzüne bakarken aniden kahkaha attı:
“Yine öldüremediniz beni!”
O kahkahanın arasına bir koku sızdı. Bir an bile geçmeden genzini kaplayan, keskin bir yanık
kokusu. Rüzgârla kabaran duman ciğerlerini kavuruyordu. Ufukta, gökyüzünü yırtarcasına
yükselen kızıl alevler görünüyordu. Önce sıradan bir temizlik ateşi sandı; ama kısa sürede
anladı: Bu, doğanın öfkesi, boğuk bir çığlığıydı. Kuru dallar çatırdıyor, kavrulmuş toprak
alevlere aç bir sofra gibi onları besliyordu.
Koşmaya başladı yeniden. Bacakları kanıyor, nefesi yanıyordu. Durmak istese de duramadı.
Çünkü bu defa orman çağırıyordu onu. Her zor anında sığındığı tek dostu, şimdi yok
oluyordu. Yalnızlığını, sırlarını, gözyaşlarını paylaştığı orman… Yalnızlığına bile
dokunmuşlardı artık.
Alevlerden kaçışan hayvanları gördükçe kendini bir kez daha onların yerine koydu. İçindeki
boşluk da ormanla birlikte yanacaktı. Sonrasında söndürmeye çalışan kalabalığa ulaştığında büyülenmiş
gibi durdu. Alevler kırmızı, turuncu, siyah renkleriyle her yeri sarmıştı. Gün doğumunun, gün
batımının en çok yakıştığı gökyüzü artık gün ölümüne boyanıyordu. Devamında diz çöktü, gözleri doldu;
yanaklarından süzülen yaşlar çimenlere ve bir tutam lavantaya damladı.
Bir an için, çocukluğundan beri ağladığı bütün gözyaşlarını saklamış olmayı diledi. Belki o
zaman hepsi birleşir, bu yangını söndürmeye yeterdi. Parmaklarıyla toprağa düşen yaşına
değdi eli: sanki bir can suyu gibiydi. İçindeki kuraklık dışarıdaki toprakla buluşmuştu. İçine
ister istemez bir umut doldu. Belki orman yeniden filizlenebilirdi. Belki dünyası yeniden
filizlenebilirdi.
İşte o anda kararını verdi. Son olarak, sürekli ertelediği ve bugün yapacağı şeyden vazgeçti. İnsanların
ondan beklediğini sandığı şeyden vazgeçti: ölüm.
Yaşamı, onun intikam aracı olacaktı!
Ayağa kalktı, kalabalığın içine yürüdü. Ormanı birlikte kurtarmaları gerektiğini haykırdı. O an
içinden şu fısıltı geçti; hem dünyaya, hem insanlara, hem de ormana:
“Kendimi kurtarmak için önce bu ormanı kurtarmalıyım.
Çünkü içimizdeki yangın ancak dışarıdakiyle birlikte söner.”
Günün okuma önerisi olarak şiirim: Meleklerin Koruması Kalkıyor – Irmak Çelik